ALİ ÇAVUŞ DESTANI

ALİ ÇAVUŞ DESTANI

Ali- Çatıkkaşlı, yetim Ali

Ensesi kuyruklu,

kısa dik düz saçlı kafası

kömür karası gözler, kaşlar

çatılmaktan iz olmuş arası.

Köydeki bütün çocukların dedeleri gibi

onun da Çanakkale’de kalmış büyükbabası.

Askerde tifustan ölmüş babası,

18 gribinde köye kıran gelince de anası.

Hayatta bir ablası var, birde

komşu kadın Fatma Ana’sı.

 

Yiğidin harman olduğu yer,

gül bahçesi Afyon’un güney doğusunda.

Sıcak Ağustos ayının yirmi dokuzunda

çatıkkaşlı yetim Ali daha dokuzunda.

Ballık denen, bir yörük köyünün batısında,

toplandı yiğitler, harman yerinin ortasında.

 

Genceciktiler, kimi on beşinde, kimi otuzunda

ama yüzlerinden belli, Mehmetçik bin yaşında.

Bir milletin kaderi onların omzunda.

 

Gelecekten kahin gibi emin olmanın sevinci,

aydınlık yarınları göremeyecek olmanın

hüznüne karışmış hepsinin bakışlarında.

 

“İstiklal için istiklali dünya gözü ile görmekten vazgeçmek”

Ağustos ayının yirmi dokuzuda

saat akşamının dokuzunda,

bir milletin yükü omzunda,

kimi on beşinde, kimi otuzunda

o gün yaz güneşi çökerken

düşman, topçusunun ayağına, kaçmasın diye

zincir çekerken

helallik zincirini kırmakla meşguldü Mehmetçik.

 

Harman yerinin ortasında acep ne olmakta?

Dokuz büyük BAYRAM kazanı kaynamakta,

altında yarın kopacak olan kıyametin ateşi,

dün taşıdığı meşenin alevinden el sallamakta.

 

İçinde yağsız tuzsuz, yavan bulgur aşı,

şafaktaki hücumda çıkacak toz toprak tadında.

İnadına bereketli, hala tükenmemiş,

hala bir millet doymakta.

 

Şafakta, son nefesini verecek Mehmetçik.

Kalanı, artanı tüketme işi Ali’ye düşmüş.

NEFES NEFESE…

Testi omuzunda gözü beyaz ekmekte

dik saçlı, Çatıkkaşlı yetim Ali koşmakta

içmelik abdestlik aşlık su taşımakta.

çeşme, harman yeri nerdeyse uçmakta

topaç gibi başı döner ama duramamakta

hızlıyken iyide, yavaşken sallanmakta.

 

Kendi ekmekleri mübarek ama

kaderi kadar kara, ekşi, bayat

sert kabuklu büyük davul kadar

adamı evermezler eliyle bölebilene kadar

Asker ekmeği!

Taşırken elledi. İçi pamuk gibi dışı gevrek

şafakta aydınlanacak kaderi gibi beyaz.

Acaba tadı nasıldır diye içi içini yer Ali’nin

ne olur tadabilse biraz.

O gün tadamaz ama

o ekmeğin tadını, sonradan anladım! der

ömrü boyunca beyaz ekmeği sofrada bölerken

“alın” der torunlarına “bu beyaz ekmek adam ekmeği”

 

Kürtçeyi, Lazcayı ilk orda duyar.

kendi dilinden konuşanlar bile

başka başka konuşur.

O gün ne olduğunu anlamadığı gibi

konuşulanlarıda tam anlamaz.

Zaten pek konuşanda yoktur,

o gelince hep susar Mehmetçik.

Saklar şafakta verecekleri müjdeyi

bir asker görür Ali sırtı ona dönük

ensesi kuyruklu, dik, düz saçlı kafası

boynunda keçi kılından iple asılı muskası

yörük gibi konuşunca asker, aşka gelir Ali.

 

Beyaz ekmek ister. ‘ben yetimim’ der.

O anda ensesinde bir şamar patlar.

Kulağından tuttuğu gibi kenara çeker ablası,

eğilir usulca kulağına titreyen sesiyle

“onların hepsi en az beş yetim bıraktı ardında

akıllarına düşürme hadi yürü eve” der.

Ağlayarak toprak dama çıkar Ali

“ölmemiş adam, nasıl arkasında yetim bırakır?

yalan söylüyor, yalancı” der

diğer köylerdeki ateşleri fark eder.

Şaşarak dünyada bu kadar insan olduğuna,

herkes ayakta iken o uykuya dalar.

Yarın şafak sökünce,

herkes ebedi uykuya dalınca,

o yeni bir geleceğe uyanacaktır .

 

Sabah uyandığında herkes gitmiştir.

harman yeri boş, sokaklar boş,

kazanlar boş, testi boş…

Dün hayat dolu, kan akan damarlar boş.

O sabah kaderi akan kanla mayalanmıştır.

O aklı erene kadar bunu bilmez anlamaz.

Yaş kemale erene kadar beklemek zorundadır.

 

Çatıkkaşlı Ali daha dokuzunda,

sıcak ağustos ayının otuzunda,

yaz güneşi aydınlanan kaderi gibi,

yanar küçük yamalı omzunda.

Çıkınında kara ekmek,

asılmış değneğinin topuzunda,

asılmış sallanır küçük yamalı omzunda,

oduna gider Ali sabahın dokuzunda.

 

Köye gazete geldiğinde,

önce kahvehaneye düşer.

Hoca ahaliye okumakta,

sonra fırına düşer.

Ekmek sarmak için kullanılmakta

köyde artık beyaz ekmekte çıkmakta.

Çatıkkaşlı yetim Ali, artık on bir yaşında.

Köyde okul yok. Hocadan öğrenmiş

eski yazı, okuyup yazmakta.

Ekmeğin sarılı olduğu gazete kağıdında,

küçük zabit mektebine, talebe aranmakta.

Aklı biraz erdi ama hala anlamamakta.

Hemen hoca ya koşar sorar,

acep küçük zabit olan ne olmakta?

 

Başka çocuklar da heveslenir küçük zabit olmaya.

Köyde son gün akşamı ziyafet verilir;

bulgur aşı, bu sefer yağıda var tuzu da.

Sabah olduğunda, anlaştıkları yerde bekler.

Ancak hiç gelen olmaz sokak bomboş

ablası “hadi” der ona “öğlene anca varırsın”.

 

Yağmurlu bir eylül ayının son gününde

Çatıkkaşlı yetim Ali, daha on birinde

elinde tahta bavul içinde dört elma,

düşer yola arkasına bakmadan

üç etekli ablasının yaşlı gözleri önünde..

 

Eski bir tahta bavul babasından tek hatıra,

Fatma Ana’sı yolluk koymuş, dört tane elma

sallaya sallaya gider, Ballık-Sandıklı arasını.

Elmaların çıkardığı ses ona oyun gelir,

bavuldan su çıkana kadar sallar.

Ezilmiş elmaları yemek zorunda kalır.

Boş bavul taşımanın anlamı kalmaz.

Sanki taşıdığı bavul boşken daha ağır gelir.

En sonunda taşımaktan iyice usanıp

boş bavulu savurup yol kenarına fırlatır.

Bavul yol kenarında bulunacak

ablası “Ali’me bir şey oldu” diye

köye dönene kadar senelerce ağlayacaktır.

Çocuk ya işte yolda nereye gittiğini unutur,

hoplayıp zıplayarak, taştan taşa sekerek,

tren yolunun raylarında yürüyerek,

istasyonuna gelir, asker ocağına girer.

Kayıt için kefil isterler “yoksa olmaz” derler.

ağlamaya başlar Çatıkkaş’lı yetim Ali

köyünden bir adam gelir

“hem öksüz, hem yetimdir, bir ablası var” der.

Çavuş Ali’ye göz kırparak

“senin kefilin benim” der.

Ali sevinçten deliye döner,

hoplar, zıplar, tren gelene kadar.

Sanki hoplayp zıpladıkça

dağların arkasından gelen treni görecek.

Tam trene binerken “evlat sen oraya değil” der,

hayvanların taşındığı yere atarlar Ali’yi.

Ağırına gider, ağlayacak gibi olur,

ama heyecanı her şeyi unutturur.

 

Pencere yoktur, kapalı ahır vagonunda.

Tahta kapıdaki aralıktan dışarıyı seyreder,

samanların içinde uyuya kalır.

Uyandığında karnı acıkmıştır

ve o zaman anlar ne yapıldığını.

Köy çocuğudur,

karşısındaki ineğin sütünü ağzına, ustaca sağarak

dört günde Haydarpaşa’ya varır, hiç aç kalmadan.

asker ocağına gider “Ben Mehmet oğlu Ali, Sandıklı” der.

 

Bir Ekim ayının ilk günlerinde,

yetim Ali daha on birinde.

Üstünde, küçük zabit üniforması,

çakı gibi olur, ilk içtima gününde.

En arkaya sıraya düşer, Ali boydan kısa

bir tüfek verirler eline boyundan uzun

yürürken yere değer dipçik yerde iz yapar.

 

Eğitim çavuşu gelir saçları beyaz,

belki Çanakkale gördü, belki hicaz.

Tüfeğin kayışını, sonuna kadar sıkar,

sanki tüfek, tüfek değil de yay,

demirden olmasa, olacak hilal.

Ali, omzunu zor sokar kayıştan içeri

tüfek havada kalır, değmez yere dipçik.

 

Bir Ekim ayının ilk içtima gününde,

Çatıkkaşlı yetim Ali daha on birinde.

Çakı gibi asker oldu tüfek elinde,

her şeyi kavradı, tek bir nasihatle.

Eğitim çavuşunun önünde.

Kemale erdi, içtima yerinde,

“Bu mübarek Tüfek belki Galiçya’ yı bile gördü evlat!,

Onu hiç kimse ölmeden yere değirmedi.

SEN DE BİR DAHA ASLA YERE DEĞİRME!”

İKİNCİ KISIM

Beyoğlu derler İstanbul’un göbeğinde,

oraya gider her cumartesi çarşı izninde.

Tramvaydan tramvaya atlar oyun peşinde.

Yolda çocuk,

Beyoğlu’nda delikanlı,

Çatıkkaşlı yetim Ali artık on beşinde.

 

Küçük Zabit Mektebi bu sene bitecek.

Ali ilk görevinde, mecbur şarka gidecek.

Köye de uğrayabilir mi meçhul!

Ablasının önünde hazır ola geçerek

üniformasıyla esaslı bir selam çakacak.

Çocukluk işte hayal kura dursun,

önce, şarka tatbikata çıkacak

sonra mektebe dönmeden görevden göreve…

 

Okul sonu, tatbikat günü gelip çatar.

Herkes de bir telaş bir koşuşturmaca.

Ali artık jandarma topçu çavuş,

Ona sorsan hiç bir şeyden yoktu korkusu.

 

At arabasıyla çekilen top bataryalarını,

tepe üzerindeki mevziye yerleştirirken

beyaz saçlı eğitim çavuşu döner Ali’ye

“Gazi ile Fevzi Paşa teftişe gelecek bugün”

“şanslıysan ikisini de yakından göreceksin” der.

Hem korkar, hem sevinir Ali.

Nasıl korkmasın Çatıkkaşlı yetim Ali?

Üstünde küçük zabit üniforması

giyince asker, çıkarınca çocuk.

İçine bir kurt düşer, kemirir Ali’yi.

Ya hata yaparsam önlerinde,

Ya mahcup edersem kıdemliyi?

“korkma” der kıdemli eğitim çavuşu

“bizim buraya uğrayacakları ne malum?

Korkmak hata yaptırır adama.

Sen geri durursun” der Ali’ye.

Çatıkkaşlı Ali bu geri durur mu?

Hem korkar hem öne çıkar.

Yıllar sonra

“yetim büyüdüm o kadar sene

hata yaparsam diye korkudan

ilk defa, akşam babası eve gelince azar işitecek çocuk gibi hissettim” der.

İçinden “madem buraya uğrayacakları meçhul niye söyledin be çavuş” der.

Ama kıdemli çavuşun bildiği vardır.

Bilir Ali, çocuk heyecanlanacaktır.

 

Tatbikat alanını en iyi gören yer,

topçu bataryasın olduğu tepedir.

Paşalar da mutlaka oraya çıkacaktır.

Ali’yi hazırlamak ister.

 

Atatürk, Fevzi paşa ve yanındakiler,

gelip bakarlar aşağıdaki vadiye.

Gazi ile Fevzi Paşa tepede ayaktalar,

sırtları dönük dürbünle vadiye bakmaktalar.

Dedik ya Çatıkkaşlı yetim Ali bu!

hem korkar, hem öne çıkar.

Kıdemli çavuşun gözlerine bakar.

Çavuş “En genç sensin sana düşer” der.

Ali hemen seğirtir.

Üç boş barut fıçısını dizer yan yana.

Atların semer altı kilimlerini,

kaptığı gibi serer fıçıların üstüne.

Kır çiçeklerinden demet yapar,

asker matarasın içine yerleştirir.

Gazi ve Fevzi Paşa döner bakarlar.

İki bardak su, çiçek , oturacak yer.

Çatıkkaşlı yetim Ali hemen selam çakar.

Gazi bakar karşısındaki çocuğun gözlerine.

Döner Fevzi Paşa ve yanındakilere,

”İşte TÜRK MİLLETİ böyle yaratıcıdır” der.

Yıllar sonra ağlayarak anlatır torunlarına,

Emekli Kıdemli Astsubay Ali Çatıkkaş.

“O kadar işin arasında bir çocuğu sevindirmeyi bildi. Beni onurlandırmayı ihmal etmedi. Ben yıllarca o fişekle çalıştım durdum. Her ayrıntıyı düşünmese bu günlerimizi hiç göremezdik” der.

 

BEYAZ SAÇLI EĞİTİM ÇAVUŞU

Beyaz saçlı eğitim Çavuşu,

epeyce yaşlı altmışlarında.

Kır saçlı ama hala görevde,

Kim bilir kaç cephe gördü?

O gün, Fevzi Paşa hatır sorar.

Belli ki cepheden tanır Çavuş’u.

 

Ali, severek dinler hikayelerini.

Bir gün, cesaret ederek sorar.

“Neden terhis olmadın Çavuş?”

“Nereye gideyim evlat, kimsem yok.

Kardeşlerim hep cephelerde kaldı”.

 

Düşman basmış köyünü, o cephedeyken.

Karnını deşmişler, gebe karısının.

“Gavur, canımın içinden can çıkarttı evlat!”

“Memlekette ne torun var, ne torba.

Benim evim burası, evlatlarım da var.

En şanslı baba, benim.

Her senenin ilk içtima günü yenileriniz doğuyor elime” der.

 

Şarkta iken mektupla, haberini alır,

zatürreden kaybetmişler Çavuşu.

”Babamı kaybettim” der Ali Çavuş

”Onca cephenin deviremediği çınarı,

Üsküdar’ın rüzgarı devirdi” diyerek

ağlayacaktır.

ÜÇÜNCÜ KISIM

FATMA

Mehmet – Asiye kızı,

Maraş Kılavuzlu Köyü Oğul’lardan.

O da öksüz, yetim olanlardan.

Dede Yemen’de kalır, baba subay ama,

dönmemiş bilmediği bir cepheden,

Tek bildiği, cennette babası.

Anası, O doğarken vefat etmiş.

Bir tek anneannesi var, İzmir’den gelin.

Varlıklılar, derenin sağı solu onların.

Nerden nereye kadar hiç bilmemiş.

Ama aç gözlü Agop, bilir her karışını,

yaşlı bir karısı var, birde kendi, iki nüfus.

Fatma bildi bileli, komşudurlar Agop’la

Hem de ne komşudur Agop!

Akrep komşu! derler ya işte ondan.

 

Tarih

Bin dokuz yüz on dokuza yaklaştıkça,

Bet suratlı Agob’u özler akrabaları.

Amca oğlu, dayı oğlu, hısım akraba,

Birden YİRMİ BEŞ oluverir, hane halkı ,

Agob’un haşerat yuvası evinde.

Tehcir mi, aç gözlülük mü hala konuşulur….

İstanbul’dan cümle haşeratı cemaat,

üşüşürler akraba hasreti ile Maraş’a.

Bir sonbahar sabahında, nene torun,

Agob’un cırtlak sesiyle uyanırlar.

Bakarlar cumbadan aşağı, avluya,

Agop teknede, üzüm ezer ayaklarıyla.

 

Birileri müjde vermiş uğursuzlara,

Karıları, kızları hazır da,

şarap da gerek, Fransız’a..

Bir yandan söyler, bir yandan oynar Agop.

Fatma’nın anneannesi sorar cumbadan.

”Hayrola Agop ne diye oynuyorsun?”

“Fransız gelor Fransız gelor” der Agop.

Fatma’nın anneannesi, gürler birden.

“Seni gavurun dölü indirme beni aşağı,

Fransız gelirse ilk seni vururum.” der

Eskiden önünde, el pençe divan duran Agop,

oralı bile olmaz, devam eder oynamaya.

 

On dokuz yılının bağ bozumunda.

Bir Osmanlı kadını ellisinde anca,

Sedef kakmalı tabancası kuşağında.

Biricik torunu atar atının terkisinde,

evi barkı bırakır, kafileyle yola düşer.

Yoksa ırz düşmanı, yakında kapısında.

Namus her şeyden önemli kafasında,

küçük Fatma’nın yükü omuzun da.

 

Kafile çıkmadan daha Kılavuzlu’dan,

atar torununu başka atın terkisine.

Dörtnala geri döner arkasına bakmadan.

Sonra bir el silah sesi gelir uzaktan.

Kafiledekiler döner bakar, köye geri,

dörtnala atlı bir kadın gelir ilk tümsekten.

Yine, sözünü tutmuştur büyük anne,

bet suratlı Agop’a kan işettirir göbekten.

Anneannesi dönünce, alır torununu.

Tekrar atar kendi atının terkisine.

Önce bir kahkaha atar, sonra sorar.

“YİRMİ BEŞ den, bir çıkınca kaç kalır?”

“Yirmi dört” der küçük Fatma.

“Aferin benim güzel kızıma!..”

DÖRDÜNCÜ KISIM

JANDARMA ASTSUBAYININ AİLESİ

Bir Osmanlı kadını ellisinde anca.

Beysiz ne yapacak kadın başına,

küçük Fatma’nın yükü omzunda.

Her şeyi bırakır ne varsa Maraş’ta.

 

İzmir’den gelindir, akrabaları var orda.

İzmir kurtulunca, döner onların yanına.

Fatma evlenir, bir oğlu olur. Adı Orhan.

Salgın gibidir, o devirde yetim kalmak.

Eşi maden mühendisidir, kalır göçük altında .

 

Komşudurlar Ali’nin komutanına.

Ali köy çocuğudur, yaşça da küçük.

Fatma ilk cumhuriyet kadınlarından.

Hayran olur Ali, onun şehirli hallerine,

Oğlu Orhan da yetimdir kendi gibi.

Duyurur içindeki alevin çıtırtısını.

Fatma kararsız kalır uzun bir zaman,

kolay mı İzmir’i bırakıp Şarka gitmek.

Durmaz, yerleşmez, Jandarma eşi olmak,

oradan oraya peşinde göçebe olmak.

Jandarma Astsubay Ali Çatıkkaş,

yalvar yakar alır Fatma’yı eş olarak.

 

Fatma hanım;

kendi ece, kaderi gece hanım.

Orhan yetim diye kabul edecektir,

ama onu daha kötüsü bekleyecektir.

 

Önde Ali’si arkada bir manga asker,

en sonda Orhan’ı, kendi ve üç kızı.

Katır üstünde kar kış ayazda,

gidecektir eşkıya takiplerine.

Ali’nin açmazı, kurt, kuzu, dere hikayesi.

Ailesini bıraksa eşkıya döner onları basar.

Mecbur önce onlar başka karakola,

yoksa yanlarında, devir öyle devir.

Büyük kızı katır üstünde donar,

durur ateş yakar, zorla kurtarırlar.

Budur CUMHURİYET in ilk yıllarında,

jandarma karısı olmanın kaderi.

BEŞİNCİ KISIM

Ali Çavuşun,

hikayesi bitmez, bilinmez ne kadar.

Ünlü eşkıya ‘Şaki Hamido’ derler,

işte onu, ininde bulup yakalar.

 

Başka bir gün üç sınırın kesiştiği yerde,

Iğdır’da, Çoruh Nehri’nin karşısından.

Yüz elli atlı gelir, Rusya tarafından.

İran, Rusya arası sarp kayalık.

Mecburlar önce Çoruh’tan Türkiye,

sonra tekrar Çoruh’tan İran’a geçecek atlılar.

 

Eşkıyanın biri bağırır karşıdan,

“Çavuş elleşme İran’a geçecez.”

Yüz elli atlı karşılarında, Rusya’da

Ali ve gencecik on bir askeri,

küçük bir kayalıkta, siper almışlar.

Eşkıyanın hepsi, atlı silahlı tastamam,

tüfek, menzil ötesinden etraflarını sarar.

Bir anda çembere alırlar, üç taraf açık,

çatışsa kesin askerden şehit düşen olacak.

Ali Çavuş acıyarak bakar erlerine,

biri memleketinden, Ballık’lı emanet.

“Geçin ama geri dönmeyin. Burdayım” der.

Göz yumar atlıların, İran’a geçmelerine.

Atlılar tekrar, İran’dan dönerlerse diye,

taştan, dört bir yana siper yapıp,

tam üç gün mevzide kalır beklerler.

“Hayatımda bir tek orda geri durdum evlat!” der.

Belli ki geri durmayı guruna yedirememiştir.

Yaşlılığın ona verdiği duygusallıkla,

gözleri yaş dolarak anlatacaktır, torununa.

Arazide kardan ev nasıl yapılır,

tipiden, ormandan nasıl çıkarsın,

atlar nasıl koşumlanır, nasıl bakarsın.

Su bulmak için nereyi kazacaksın,

hangi taştan siper yapacaksın,

nasıl dizeceksin………………….

Neler anlatmaz ki sarı torununa.

 

İlk hatırladıklarından birinde

Haruniye’deler, yerfıstığı cenneti.

Cardın denen mahlukatı meşhurdur .

Faredir, nerdeyse kedi kadar olurlar.

Bağdaş kurmuş kucağında, sarı torunu,

ellerinde ilk okul atlasına bakar dururlar.

Haritanın dört ucunu, cardın yemiş.

Gittiği yerleri anlatır, Ali Çatıkkaş keyifle.

Torunu sorar “Dede Jandarma ne yapar?” diye.

Ali Çavuş, kızar sesi değişir ve derki

“Jandarma olmasa Vatan, bu atlas gibi cardın yemişe döner. Anladın mı akıllım” der ve sarı saçlarından öper torununu..

 

ALTINCI KISIM

 

Torunu bir gün sorar

“Dede eşkıya nerde saklanır.”

“Yolda gözcüsü vardır .

Senin geleceğini haber alır.

Dağda bayırda ine çekilir.

Eski devir haremlik selamlık var.

Bazen köyde haremlikte saklanır.”

“Köyden çıkınca sen ne tarafa

eşkıya ters tarafa …

geniş bir yay çizeceksin

iyice emin olacaksın “der.

Eşkıyaya haber veren varsa,

eşkıyayı haber veren de vardır.

Haber alınca Ali çavuş

yollarda gözcü vardır diye.

Dağın öbür yakasından gelir

Sırtı zirveyi aşar da

Öyle inermiş tepelerine

Torunu sorar

“Dede sen mi buldun bu taktiği ”

“Mehmet bin yıldır terhis olmadı

bize de eskiler öğretti akıllım

şeytan bile unutmuştur oyunu

ne zaman bozuldu.”

Emekli Astsubay Ali Çatıkkaş

Yıllar sonra torunuyla

TRT’de dağcıları görünce kızarak

“Ulan sizden önce kaç kez aştılar

o zirveleri ne bilen var ne duyan

bide öğünüyorlar”.

“İş mi yaptığınızı sanıyorsunuz.

keratalar” diyecektir.

 

YEDİNCİ KISIM

 

KAÇAK

Kaçakçının dili gibi

çataldır kaçak yolları

hem de çatal üstüne çatal

kaç kaçakçı varsa o kadar.

“Seninde kulağın çatal olacak evlat”

der Ali çavuş torununa

Bir gün kaymakamlıktan yazı gelir.

Bir gazeteci kitap ne yazacakmış.

İster gireyim askerin içine,

takarlar Ali Çavuşun peşine.

Kaçak olursa ona da haber verilecek

Ali Çavuş ikidir kaçak bulamayınca;

hemen anlar .

“Kalemi kırılasıca kaçakçının da içinde.”

Ertesi gün kaçak beklerler,

gazeteci ayakta beklemekte

“Hadi “der Ali Çavuş askerlerine

“Başka yerde bekleyeceğiz”

“Ne oldu gazeteci

başka yerde ayakta duruyordun ,

şimdi siper ediyon taşları kendine,

o taşlar çakmaktaşı kursun deydi mi

parçalanır, birken iki olur, korumaz seni

boşuna dizme “der.

“yaşamaz olasıca “der Ali çavuş

anlatırken torununa.

O güne Ali çavuş şahittir.

Bu dünyada yetimin bedduası tutmaz,

Buna da torunu şahit olur.

Uğraşır gazeteci ali çavuşla,

akıl verir kaçakçıya,

şikayet dilekçeleri yazar,

göndermek ister Ali çavuşu.

Dünürü hep arka çıkar Ali çavuşa

Emin Kılıç KALE

Bir nesil eski, Ali Çavuşun dünürü

önce yemende ,hicazda savaşmış ,

sonra Antep savaşı Kahramanı

 

Savaş sonrası kırkından sonra

Amerika’da Yale’de tıp okur .

Hicaz da içmeye su yok

susuzluktan zayiatlar olmuş,

siperde kirden dökülmüş ,

bir daha çıkmamış saçları.

Sert bakışlı ,gür sesli

sarı torun korkar hep ondan

yıllar sonra savaş müzesinde

resmine bakınca bile.

 

Doktor,filozof,müzisyen ,

insan-ı kamil.

Bahanesiz kazanılmış

ne büyük bir hayat.!

Bestelerini dinleyince,

yazılarını okuyunca anlarsınız.

Esas hikayeler ondadır ama

hikayesini anlatmak torunlarına düşer.

 

KAYIP KASATURA

Emin Kılıç KALE ‘nin himayesini aşamazlar.

En Adi yola Başvururlar.

Yıllarca dağ taş dere milletin malını,

canını ,ırzını bekleyen Ali Çavuşun

zimmetindeki depodan tek bir

kasatura kayıptır. Siciline işlenecektir.

Ali çavuş kızar ve Emekli olur.

Sarı torun doğduğunda 1968 yılında

Sarı torun bazen sorar ama

“Mühimmat eksikti evlat” der

geçiştirir Ali Çavuş.

Sarı torun askerde öğrenir

KAYIP ŞEYİN TEK BİR KASATURA OLDUĞUNU.

Yüreği soğuyana kadar,

epeyce bir süre bağış yapacaktır.

Mehmetçik Vakfı

“KAYIP KASATURANIN PARASI ALİ ÇATIKKAŞ” DİYE

Hikaye ne bu kadar ne de benim bildiğim kadar,

Bu son kısımda isim yazmayıp açık bırakacağım.

Bu destan bitmez .

Binlerce Ali Çavuş Teslim etti Bu Vatanı,

binlercesi Dağda şehirde Görevde.

Başka torunlar devam etsin,

torunların işi kolay.!

 

DEDEM ALİ ÇATIKKAŞ ANISINA HİTAF EDİLMİŞTİR.

 

Dr. Özgür EKER